HAYVAN HASTALIKLARIYLA MÜCADELE

Prof. Dr. Ayhan FİLAZİ

Ankara Bölgesi Veteriner Hekimler Odası Başkanı

Hayvan hastalıklarıyla mücadele geçmişte olduğu gibi bu gün de Avrupa Birliği ülkelerinin en çok önem verdikleri konu olmakta ve özellikle topluluğun kabul ettiği müktesabatın yaklaşık %25’ini “ahırdan sofraya gıda güvenliği” yaklaşımı gereği veteriner mevzuatı oluşturmaktadır. 

 

Bu konu Türkiye’ye ilişkin olarak hazırlanan ilerleme raporuna da konu edilmiş ve ülkemizin belli başlı hayvan hastalıklarının önlenmesi için global bir strateji hazırlaması ve uygulamasının gerekliliği açık bir dille belirtilmiştir. Ne yazık ki mevcut sınır kontrol sistemi, AB Üye Devletleri tarafından kullanılan sistemle bağdaşmamakta ve 2001 yılından itibaren ısrarla üzerinde durulan “veteriner hizmetlerinin yürütülmesine dair çerçeve yasa” halen çıkartılamamıştır.

İnsan-hayvan ilişkisinin başlangıç noktasını oluşturan evcilleştirme, insanoğlunun gündelik yaşamını köklü biçimde değiştirmiş ve koruma refleksi çerçevesinde hasta hayvanı iyileştirme girişimleri de veteriner hekimliğin ampirik uygulamalarını doğurmuştur.  Özellikle l7-l8. yüzyıllarda Avrupa kıtasını bir uçtan diğer uca saran Sığır Vebası salgınlarıyla telef olan sığır sayısının 200 milyona ulaşması, hayvan hastalıklarıyla mücadelede beşeri hekimler ile ziraatçılardan oluşan ekiplerin yetersiz kalması üzerine Fransa Hükümeti, bilimsel anlamda eğitim almış veteriner hekimlerin yetiştirileceği okulların açılmasına karar vermiştir. Böylece 1762’den itibaren dünyanın ilk bilimsel veteriner hekimliği eğitim kurumunun Lyon kentinde eğitim-öğretime açılması hayvan hastalıklarıyla mücadelenin daha bilimsel yollarla yapılmaya başlanmasına yol açmıştır.  Ayrıca 1920 yılında Hindistan’dan Belçika’ya gemiyle nakledilen sığırların bu ülkeye Sığır vebasını yayması, konunun Birleşmiş Milletlere (o zamanki adıyla Milletler Cemiyeti) taşınmasına neden olmuş ve yapılan uluslar arası görüşmeler sonucunda 1924 yılında 28 ülkenin katılımıyla merkezi Paris’te olan Uluslar arası Salgın Hastalıklar Ofisi (OIE=Office of International Epizootics) kurulmuştur. Bunun görevi hayvan hastalıklarının kontrol ve eradikasyonu için teknik destek sağlamak, hayvan-toplum sağlığı ve gıda güvenliği ile hayvan refahı gibi konularda bilgi üretip paylaşmak ve ülkeler arasında bu hususlardan kaynaklanan ticari anlaşmazlık durumlarında referans niteliğinde görüş bildirmektir. Bu günkü üye sayısı 166’yı bulan OIE’nin 1928 yılında Cenevre’de yapmış olduğu ilk uluslar arası konferansta şu ifade yer alır: “hayvan ve hayvansal ürün satan ülkelerden, yalnızca doğru organize edilmiş veteriner kuruluşlara sahip olanların düzenledikleri belgeler ithalatçıları koruma altına alır”. Bu ifade ithalatçı ülkelere  salgın hastalıklara karşı korunmak istiyorsanız,  veteriner teşkilatı iyi organize olmayan ülkelerden mal satın almayın” uyarısının dolaylı bir anlatımıdır (Veteriner Dünyası Dergisi, Kasım 2004) İşte bu ifade AB ülkelerinin günümüzde veteriner teşkilatına verdiği önemin dayanağını oluşturmaktadır.

Dünyanın pek çok ülkesinin “hayvan sağlığı statüsü”, AB’ye ihracat yapılabilirliğiyle ölçülüyor. Türkiye yıllardır AB ülkelerine veya gelişmişlik açısından AB standartındaki ülkelere canlı hayvan ve hayvansal ürün ihracatı yapamıyor. İhracat şöyle dursun, tamamen içe kapanan hayvancılık ekonomisi (tavukçuluk hariç), AB’nin ya da hayvancılığı gelişmiş diğer ülkelerin ihracat baskısına ne kadar dayanır o da bilinmez.

 

Türkiye’nin hayvancılıktaki temel dar boğazı 2 ana eksende değerlendirilebilir.  Birincisi; üretimin yeterince verimli ve karlı bir şekilde yapılamaması ki bu konuyla ilgili olarak sık sık düzenlenen panel, seminer ve kongrelerde işletmelerin büyütülmesi, çayır meraların ıslahı ve profesyonel yönetimin gereği üzerinde sık sık durulmasına rağmen, bu konulardaki gelişmeler, beklentilerin çok gerisinde kalıyor. İkincisi ve daha da önemlisi ise hayvan ve hayvansal ürünler ticaretinin dünya platformuna bir türlü taşınamaması. Zaman zaman kaçak girişlerle desteklenen kapalı devre üretim-tüketimin, ülke hayvancılığını uzun süre ayakta tutabilmesini beklemek gerçekçi görünmüyor. Dolayısıyla “teknik ve sağlık standartları açısından dünya ticaretine konu olabilecek kalitede hayvansal üretim yapmak büyük önem taşıyor”. Zira “dünyaya satamadığımız için para kazanamıyoruz, para kazanamadığımız için yatırım yapamıyoruz, yatırım yapamadığımız için teknik ve sağlık şartları geliştiremiyoruz, teknik ve sağlık şartları geliştirmediğimiz için dünyaya mal satamıyoruz” kısır döngüsünden çıkmak gerekiyor. “ Önce üretimin optimizasyonuna ve karlılığın artışına bakalım, sonra bu sağlık işlerini hallederiz” yaklaşımı da pek akıllıca değil. Zira sağlık standartları açısından belli bir noktaya gelmeden işletme karlılığını garanti almak oldukça zor. Örneğin, her anlamda modern bir işletmede  hayvanların kasaba sevkedilmesine yakın bir zamanda çıkabilecek bir salgın hastalık, kesimhanede hayvanların önemli bir kısmının parazit yükü nedeniyle düşük fiyata değerlendirilmesi, sütün bakteri yükü nedeniyle primlerden faydalanamaması gibi karlılığı doğrudan etkileyen olumsuzluklar ortadan kaldırılamadığı sürece bu işten kar etmek şansa kalıyor.  Bu durum da doğal olarak sağlık ve hijyen konularının öncelikli olarak ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor. Bu açıdan önemli bir noktaya geldiğimizde ürettiğimiz hayvansal ürünlerin de dünya ticaretine konu olacağı ve sektörün daha fazla bir yatırımı cezp edeceği muhakkaktır.

 

Ülkemize ithal edilen canlı hayvan ve hayvansal ürünlerin ithalatı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının kontrolünde yapılmaktadır. İthalat, hayvan ve insan sağlığının korunması amacıyla gerek 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Yasası, gerekse OIE kuralları çerçevesinde yapılmaktadır. Bu çerçevede alınan önlemler (hastalık çıkan ülkelerden canlı hayvan ve bazı hayvansal ürünlerin ithalatının yasaklanması) ve aşılamalar ne yazık ki istenen ölçüde değildir. Sığır cinsi hayvanların kimliklendirilmesi ve kulak küpesi takılması ise halka anlatılamadığından yeterince yaygınlaştırılamamış, buna rağmen Sığır Vebası gibi bazı temel salgın hastalıkların önüne geçilebilmiştir. Ayrıca AB ülkeleri ve ABD’de ortaya çıkan deli dana ve yine AB ülkeleri ile Asya ülkelerini kasıp kavuran tavuk vebası (kuş gribi) gibi hastalıkların ülkemizde şimdiye kadar hiç görülmemesi ise bir mucize olarak değerlendirilmelidir.

Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu sınırları terör nedeniyle yeterince kontrol altına alınamamış ve bu bölge diğer bölgelere nazaran, hayvan hastalıklarının sık görüldüğü ve buna bağlı olarak ekonomik kayıpların oluştuğu bir bölge olmuştur. Özellikle Orta Doğu Bölgesi’nde ortaya çıkan sorunlar ve savaşlar, hayvan hastalıklarıyla mücadele programının etkin bir şekilde yaşama geçirilmesine engel olmuştur. Bu bölgede hayvan hastalıklarıyla yeterli düzeyde mücadele edilememesinde, mera hayvancılığının kontrol edilememesi ve AB’den gelen uzmanların da ısrarla üzerinde durduğu gibi veteriner hekimlerin sayısal yetersizliği ya da mesleki faaliyetlerini etkinlikle sergileyebilecekleri koşulların henüz yeterince geliştirilememiş olmasında yatmaktadır.

Özetleyecek olursak;

 

  1. Hastalıkla mücadeleye ayrılan fonların yetersizliği nedeniyle aşılama kampanyasını yürüten yetkililerin gereken zamanda görev yerine ulaşamaması,
  2. Yetkililerin iş yükünün fazla olması ve memur sayısının azlığı,
  3. Uzman personelin yetersizliği,
  4. Hastalığın yetiştiriciler tarafından ciddiye alınmaması ve bilgisizliği, ayrıca bazı hastalıklara aşılı hayvanda da hastalığın yeniden çıkması nedeniyle aşıya güvenmemeleri (Şap),
  5. Yetiştiricilerin çoğunun ekonomik durumlarının iyi olmaması ve aşı fiyatının pahalı bulunması nedeniyle aşıya para harcamak istememeleri
  6. Bazı aşıların koruyucu periyodu 6 ay olduğu halde yetiştiricilerin bunu 1 yıl süreyle koruduğunu sanması (Halbuki şap aşısı yılda 2 kez yapılmalıdır),
  7. Veteriner hekimlerin yalnız başlarına sorumluluk yüklenmesi, onlara yardımcı olması gereken emniyet güçlerinin ilgisizliği, dolayısıyla  yasaların tam uygulanamaması,
  8. Hayvanların yoğun hareketi,
  9. Hastalıkları bulaştırabilecek koyun-keçi gibi öteki evcil hayvanlar ve taşıyıcılara yönelik önlem alınmaması
  10. Meraların sınırlarının serbest olması ve hayvanların kontrol altına alınamaması
  11. Hayvanların taşınması sırasında kötü şartlara maruz bırakılmaları
  12. Barınakların sağlıksız olması
  13. Bakanlık tarafından bir çok projenin aynı zamanda yürütülmesi ve birbiriyle uyuşmaması

 

Peki bunun için neler yapılmalı?

1.      Ülkemizin hayvan hastalıklarıyla etkin bir şekilde mücadele edebilmesi öncelikle veteriner teşkilatının AB ülkelerinde olduğu gibi il ve ilçe bazında yeniden örgütlenmesi ile mümkündür,

2.      Mera taramasının yapılması, hayvancılığın tekrar gözden geçirilerek entegre tesisler yönünde ele alınması,

3.      Ev hayvancılığının terkedilmesi, köylülerin hayvan ırklarına göre birlikler oluşturması ve köyde kollektif ahırların yapılması sağlanmalı

4.      Hastalık taşıyan hayvanların (portörlerin) saptanarak imha edilmesi,

5.      Sağlam hayvanlara sağlık sertifikası verilmesi ve bu sertifikanın alım satımda mutlaka aranması,

6.      Mezbahalarda kesimden önce ve sonra hasta hayvanların saptanması ve bunların geldiği sürülerin öncelikle izlenerek başka portörlerin varlığının araştırılması,

7.      Sütlerin herhangi bir bulaşmaya neden olmaması için uygun pastörizasyon veya sterilizasyona tabi tutulup tutulmadığının işletmelerde izlenmesi ve sokak sütçülüğünün engellenmesi,

8.      Yurt dışından kaçak hayvan gelişinin önlenmesi, hayvan ithallerinin (mümkünse yapılmaması) salgın hastalıklardan ari ülke veya bölgelerden seçilmesi,

9.      Hastalıkları yok etmek için ülkesel proje ve  programların kar zarar hesabına göre değil insan sağlığı ön planda tutularak hazırlanması ve etkin aşı programlarının düzenlenmesi,

10.  Evcil hayvanlardaki portörler yok edildikten sonra, yabanıl hayvan portörlüğü ile mücadele edilmesi,

11.  Ülkede hayvanlardaki zoonoz hastalıklarla mücadele edilirken insanlardaki hastalıklarla da (tüberküloz gibi) eş zamanlı mücadele edilmesi ve insan kaynaklı bulaşıcı hastalıkların hayvanlara bulaşması önlenmelidir.

 

 

 

 

Genel olarak hayvan hastalıklarıyla mücadele programlarının etkin bir şekilde uygulanabilmesi için de ön koşulları nelerdir?

 

  1. Veteriner Teşkilatı etkin hale getirilmelidir: Personel ve ekipman eksikliği nedeniyle temel görevi hekimlik olan veteriner hekimin görevini yapamadığı bilinmektedir. Veteriner hekim, kulak küpesi takılması ve sığırların veri tabanına girilmesi ile meşgul olduğunda temel görevi olan çiftliklerin denetlenmesi, hayvan hastalık kontrol ve korunma önlemleri ve gözetim görevlerini yerine getirememektedir.  Bu nedenle sistem yeniden organize edilmeli ve etkinliği arttırılmalıdır.
  2. Yasal güç: Hayvan hastalıklarının kontrolü tek yasa olan 3285 sayılı Hayvan Sağlık ve Zabıtası Yasasına bırakılmıştır. Bu yasadaki önlemler AB mevzuatına tam olarak  uymamaktadır. Ama bazı hastalıkların kontrolü için yeterlidir. Ancak ticaretin ve hayvan hareketlerinin kısıtlanmaması nedeniyle yetkili otorite tarafından alınması gereken önlemlerin alınmasında isteksizlik bulunmaktadır.  Veteriner hekime hükümetin öteki yetkilileri yeterince destek olmamaktadır. Sorumlu kişiler (yetiştiriciler gibi) tarafından hastalık kontrol önlemlerinin kabulü çok zor olmaktadır.
  3. Hastalık bildirimi ve pasif gözetim: Hastalık salgını olduğu bildirilen yere hükümet veteriner hekimi ancak günler sonra gitmektedir. Ayrıca enfeksiyonun kaynağını ve hastalığın yayılışını izlemek için hiçbir epidemiyolojik soruşturma da yapılmamaktadır. Bu nedenle yasaya rağmen her iki tarafta da ilgisizlik bulunmaktadır.
  4. Hayvanların tanımlanması ve hareketlerinin kontrolü: Doğu Anadolu’da sığırların neredeyse %50’sinde kulak küpesi yoktur. Küpeli hayvanlar veri tabanına kaydedilmesine rağmen kesilen hayvanların stoktan düşülmediği de bilinmektedir. Bu nedenle şu anda kullanılan sığırların tanımlanması ve tescili ile taşınma sistemi hayvan hastalıklarının kontrolü için yeterli değildir. Ayrıca koyun ve keçiler için böyle bir sistem bulunmamakta, sayıları ve barınakları hakkında yeterli bir bilgi de bulunmamaktadır. Şapın epidemiyolojisi hakkında bu türden hayvanlar hakkında yeterli bir bilgi olmadan şapın eradikasyonu hayalden öteye geçmez.
  5. Sertifikasyon: Hayvanların sağlık sertifikasına dikkat edilmeli ve hayvan pazarlarında bunun olup olmadığı kontrol edilmelidir.
  6. Tazminat şeması:  3285’e göre bazı özel hastalıklara, o da virüs laboratuvar testleriyle belirlendiğinde ve salgın çıkan yerde hastalık nedeniyle itlaf edilen hayvanlara tazminat verilmektedir. Bu oran her yıl hükümet tarafından açıklanmaktadır. Ancak şu andaki hükümetin hastalık kontrol bütçesi yetersizdir ve bunun yanında temizlik  ve dezenfeksiyon önlemleri ile hareket kısıtlamalarını da kapsamalıdır. Böylece bu durum pasif gözetim sisteminin de etkinliğini artırır ve çiftçilerin kaybı olmayacağından beklenen hastalık bildiriminin de sayısını artıracaktır.
  7. Hayvanların kaçak girişleri:  Komşu ülkelerden kaçak hayvan girişi olmaktadır. Bu durum hayvan fiyatlarının da düşmesine neden olduğundan ciddi bir durumdur.
SigmaSoft
Arkadaşınıza göndermek için tıklayınız Yorum eklemek için tıklayınız
bebek insan kaynaklarý boya badana internet site tasarýmý çocuk gýda güvenliði